3 Ekim 2022 Pazartesi

Antidepresan İlaçlarla İlgili Bilinmeyenler

 

                                                                                                                     Dr. Mutluhan İzmir 


    Son zamanlarda halen yaygın biçimde kullanılan antidepresan ilaçların etkileri ve yan etkileri üzerindeki tartışmalar yoğunlaştı. 20 Ağustos 2022 tarihinde saygın bilim dergisi grubu olan Nature’da yayınlanan kapsamlı bir şemsiye çalışmasının depresyonda serotonin azalması kuramına yönelik hiçbir ciddi kanıtın şu ana dek ileri sürülememiş olduğu saptamasını yapan yayın bu tartışmaların tetikleyicisi oldu. Aynı dönemde serotoninle hiç ilgili olmayan yeni nesil antidepresan ilaçların piyasaya sürülmek üzere hazır olduklarını ilaç firmaları kamuoyuna duyurdular ve ardından özellikle serotonin geri alım inhibitörü grubuna ait antidepresan ilaçların olumsuz yan etkileriyle ilgili çok sayıda yayın yapılmaya başlandı. Bu gelişmelerin ardından şimdiye dek kullanmakta olduğumuz antidepresan ilaçların aslında laboratuarlarda yoğun bilimsel çalışmalar yapılmadan nasıl tesadüfen bulunmuş olduklarının bir özetini yapmak sanırım bilgilendirici olacaktır.

    1950’li yıllarda verem hastalığının tedavisi için geliştirilen yeni bir antibiyotik olan ‘iproniyazid’ adlı molekülün kullanıma sunulması, ik antidepresan ilaçların ortaya çıkışının yolunu açmıştır. O dönemlerde dünyada veremden ölüm oranı 100.000 kişide 188 olarak seyrediyordu ve henüz verem tedavisi için güçlü bir ilaç geliştirilememiş olduğu için de verem hastalarının tedavileri çok uzun sürmekteydi. Tedavinin toplumdan yalıtılmış hastanelerde uzun sürmesi, hastaların normal yaşamlarından, mesleklerinden, ailelerinden ve çevrelerinden çok uzun süre uzak kalmaları nedeniyle o dönemde veremli hastalar arasında depresyon ve intihar oranları oldukça yüksekti. Yeni bulunan iproniyazid adlı antibiyotiği kullanan hastaların diğerlerine göre daha neşeli ve keyifli hale gelmeleri, daha az intihar etmeleri hekimlerin gözlerinden kaçmamıştı. Bu rastlantısal somut kanıt, iproniyazid adlı verem ilacının depresyonu engelleyen bir etkisinin olduğunu hekimlere düşündürdü. Nitekim bu yönde yapılan araştırmaların sonucunda, iproniyazid adlı molekülün beyinde monoaminlerin (dopamin, adrenalin, serotonin) yıkımını sağlayan monoaminooksidaz (MAO) enzimini etkisiz hale getirdiği ve bunun sonucunda da monoaminlerin beyindeki etkinliğinde artışa neden olduğu ortaya çıktı. Bu rastlantısal bulgu üzerine dünyada ilk antidepresanlar olan MAO inhibitörleri üretilmiştir.

    1960’lara dek depresyon adı altında toplanacak bir hastalık grubunun bulunduğu savı tartışmalıydı. O tarihe dek depresif belirtiler gösteren hastalar için tercih edilen tanı, ‘melankoli’ ve ‘manik depresif’ hastalıktı. Hatta 1950’lerde kullanımına başlanan bir antidepresan olan ‘imipramin’, o tarihlerde antidepresan adı altında kullanılmamaktaydı. 1950’lerden önce depresif belirtilerle gelen hastalar, ‘barbitürat’ türü yatıştırıcılar ve ‘amfetamin’ türü uyarıcılarla tedavi edilmekteydi. Antidepresanların henüz piyasada boy göstermediği ve bugünkü kadar kitlesel biçimde kullanılmadığı o dönemlerde, depresyonun en korkulan yan etkisi olan intihar oranı açısından (bugüne kıyasla) herhangi bir korkutucu artış da söz konusu değildi.

    İlk antidepresan sayılan imipraminin, başlangıçta oldukça kısıtlı bir hasta grubunu hedeflemekteydi; bu grup o günlerde ‘endojen depresyon’ olarak adlandırılan ve bugün antidepresan ilaç tedavisi gören geniş hasta grubunun ufak bir kısmını oluşturuyordu. Depresif belirtiler gösteren diğer çoğunluğun ise ilaç tedavisi gerektirmeyen bir grup olduğu düşünülüyordu. Çünkü bu kişiler yaşam olaylarından etkilendikleri için, kısa süre sonra (bu yaşam olayının etkisi geçince) düzelebilecek bir grup olarak değerlendirilmekteydiler. Bu görüş, 1960’larda yeni antidepresan ilaçların piyasaya sürülmesine ve modern tıbbın ‘beyinde bir kimyasal dengesizlik sonucunda ortaya çıktığını iddia ettiği depresyona özel’ ilaç tedavileri geliştirme başarısı gösterdiğinin ileri sürülmesine kadar hakimiyetini korudu.

    1960’lı yıllarda ‘amitriptilin’ molekülünü antidepresan olarak piyasaya süren Merck firması, ‘trisiklik’ ilaçların antidepresan olarak kullanımlarının artırılması ve hekimler tarafından gözden kaçtığını iddia ettikleri depresyon hastalığının daha çok tanınarak ‘daha sık teşhis edilmesi’ için, 50.000 adet ‘depresyonu tanıma kitabı’ dağıtmıştır. Bu rakam o günlerin kitap okuma sayısına göre çok ciddi bir rakamdır. Hekimlerin ilaç firmaları tarafından hastalıklarla ilgili “bilinçlendirilmeleri” sonucunu vermiştir ve o tarihte çok ender kullanılan bu ilaçlar günümüzde tüm dünyada ayda milyonlarca kutu tüketilmektedir. Büyük olasılıkla yeni nesil ilaçların piyasaya sürülmesinin ardından serotonin arttırıcı ilaçların modası geçecek ve daha yeni ilaçlar çıkıncaya dek bu yeni nesil ilaçlar dünyada milyonlarca kutu tüketilmeyi sürdürecektir.

 

5 Eylül 2022 Pazartesi

Bel kayması (Spondilolistezis) nedir? Neden oluşur? Belirtileri nelerdir? Hangi uzmana başvurmak gerekir? Tedavisi nasıldır?

 

                                                                                                                   Prof. Dr. Semih Keskil


Bel omurgası, 5 adet bel omurunun birbiri üzerinde belli bir açıyla dizilimi ile meydana gelir. Omurların anatomisine bakıldığında genel olarak; ön tarafta bulunan gövde, orta kısmında bulunan ve omuriliği çevreleyen ‘lamina’ ve en arkada bulunup omurların birbiriyle eklem yapmasını sağlayan ‘faset eklem’ adındaki anatomik yapılardan oluştuğu görülür. Bel kayması; bel omurlarından en az ikisinin birbiri üzerinde belli derecelerde öne ya da arkaya doğru yer değiştirmesi, bunun sonucunda omuriliğin ve omurilikten çıkan sinirlerin sıkışmasıdır. Bel ağrısı, kalçalarda ve bacaklarda ağrı, uyuşma, kramp, güç ya da his kaybı, yol yürüyememe, ayakta uzun süre duramama gibi şikayetlerle kendini gösterir. Belin yıllar içinde hırpalanması, fazla kilo, bel bölgesine alınan şiddetli travma gibi durumlar bel kayması oluşmasında önemli etkenlerdir. Tedavisi beyin cerrahi uzmanı tarafından yapılır. 

Bahsi geçen şikayetlerle başvuran hasta ayrıntılı nörolojik muayeneden geçirilir. Bel omurgasının MR’ı çekilir. MR görüntülerinde bu şikayetlere sebep olması muhtemel olan  bel fıtığı, omurilik kanalında daralma, sinirlerde sıkışma, omurga kanalında ya da omurilikte tümör gibi başka problemlerin de varlığı araştırılır, omurlar arasında kayma olup olmadığına bakılır. Bel omurları arasında kayma olan hastaların bel tomografisi çekilerek faset eklemlerde ve laminalarda bu kaymaya sebep olabilecek kırıkların olup olmadığına bakılır. Bel omurgasının röntgenleri ile kaymasının hareketli olup olmadığı değerlendirilir. 

Hastanın filmlerinde omurilik veya sinir basısı görülmemişse, omurlar arasında hareket gözlenmemişse, bacaklarda kuvvet kaybı yoksa ameliyat dışı tedavi yöntemleri uygulanır. Bunlar; ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlar, günlük yaşamda ve iş hayatında belli hareketlerin kısıtlanması, bel korsesi kullanımı, kilo kontrolü ve fizik tedavi  olarak sıralanabilir. Tetkiklerinde bel omurları arasında ileri derecede kayma ve hareket olan, omurilik veya sinir sıkışması olduğu görülen, bacaklarında güç ya da his kaybı, yürüme zorluğu, idrar ya da gaita kaçırma gözlenen hastalarda cerrahi tedavi uygulanır. 

En iyi bel fıtığı ameliyatı, en iyi boyun fıtığı ameliyatı, en iyi beyin tümörü ameliyatı denilince akla ilk gelen yer olan Ankara’da; bu operasyonu en iyi ameliyathane ve en iyi yoğun bakım şartlarına sahip merkezlerde gerçekleştirecek en iyi beyin cerrahi uzmanlarını bulmak mümkündür. 

Ameliyatında; hastanın kayan omurlarının arkasında bulunan omurilik ve sinir köklerinin etrafındaki lamina, faset eklemlerin bir kısmı ve yumuşak doku temizlenerek omurilik ve sinirler rahatlatılır. Sonrasında kayan omurların gövdesine yerleştirilen vidaların birbirlerine metal çubuklarla bağlanması ile kayan omurlar birbirine sabitlenir. 

Bel kayması; vakit kaybetmeden tedavi edilmesi gereken, ihmali durumunda hastanın hayat kalitesini düşüren bir hastalıktır. Gereksiz yere bu ağrıları çekmek yerine tedaviniz için harekete geçin, kaliteli hayatı ertelemeyin.

  

9 Ağustos 2022 Salı

Kafasında, Sırtında Gözle Görülür Bir Anormallik İle Doğan Bebelere Yazık...

 

                                                                                                                   Prof. Dr. Semih Keskil 

Son aylarda çok yakın 3 arkadaşımın torunları oldu. Görseniz her biri ayrı bir şirinlik muskası. Torunu olanların ayakları yerden kesiliyor, yürüyüşleri bile değişiyor. Özenmemek elde değil.  Tabii ki her aileye yeni bir bebeğin geldiği günler çok mutlu ve heyecan verici bir zaman dilimi. Ancak Allah korusun bebek hapşırsa bile bu sefer tüm aileyi bir üzüntü ve işin kötüsü panik havası sarıyor. Hele, büyük bir talihsizlik sonucu bebek kafasında, belinde gözle bile görülebilen bir anormallikle doğarsa işte o zaman yandı gülüm keten helva.

            Siz olun yakın veya uzak çevrenizde böyle bir bebek görür veya duyarsanız, bebeğin hemen bir Beyin Cerrahına götürülmesini sağlayın. Büyük sevaba girersiniz. Ama tabii böyle bebekleri ameliyat etme becerisine sahip olan ve Türkiye’de sayıları maalesef çok kısıtlı olan Pediatrik Beyin Cerrahlarından birini bulmak şarttır. Bu sayede, ileride hem cerrahları ve hem de tüm aileyi büyük pişmanlıklara düşürebilecek olan “ilk günler içinde ameliyat etme şansını kaçırmak” gibi üzücü bir durum olmayacaktır.


Mükemmel Ego Bir Yanılsamadır

 

                                                                                                                       Dr. Mutluhan İzmir 

      Psikanaliz kuramı, dinsel çevrelerin dışında birbiriyle kıyasıya mücadele içinde olan serbest piyasacı liberal blokla sosyalist bloğu da ciddi biçimde rahatsız eden bazı gerçekleri ortaya dökmüştür. Bu nedenle kuramın karşısında giderek genişleyen bir karşı cephe oluşmuştur. Birbirleriyle hiçbir konuda anlaşamayan bu iki zıt ekonomik ve politik model Freud’un kuramına karşı aynı cephede konumlandılar. Bunun nedenini Marx’ın bir saptamasında bulabiliriz; nesne üreten öznenin yerini, tüketime sunulan nesnelerin ürettiği bir öznenin almasının getirdiği bir sonuçtur bu. Çünkü insanların yaşamlarındaki bu dönüşümle birlikte insanların mükemmel egolara sahip olduklarına yönelik olan inanç her şeyden daha gerekli duruma gelmiştir. Ancak bunun tam tersine Freud’un psikanaliz sırasında keşfetmiş olduğu şey mükemmel egonun sadece bir yanılsama olarak ortaya çıkabildiği gerçeğiydi. 

    Yanılsamaların toplumda heyecan yaratarak yoğun talep görmek gibi bir özellikleri vardır. İnsanlar sıklıkla kendilerine heyecan ve coşku veren yanılsamaları gerçeğe yeğlerler. Ne yazık ki bu durum psikanalizden geçmiş olsalar da psikanalistler için de geçerli olabilmektedir. Çünkü öznenin her zaman başını döndürerek aklını başından alan şey başkasına duyduğu aşk ve sevgi değil kendisini sevebilmesini, kendisine âşık olabilmesini sağlayan koşulların yarattığı heyecandır. Psikanalistle dernek arasındaki ilişki, derneğe kabul edilmek, dernek tarafından onaylanmak ve derneği yöneten güç olmak arzusu bağlamında oldukça heyecan yaratıcı bir zemin doğurduğundan dolayı psikanalistler için kuramsal içerik ve doğru uygulamadan çok kendilerini mükemmel hissetmenin getirdiği heyecan duygusunu yaşamak öne çıkmaktadır. Dernek tarafından onaylanmış bir psikanalist olmak mükemmel bir egoya sahipmiş gibi hissettirdiği için yanılsamayı güçlendiren bu zeminde süreç en önce mükemmel ego yanılsamasını güçlendirerek işler çünkü bu imaj tam olarak bu yanılsamaya yaslanır. 

    Psikanaliz olarak adlandırılan tedavi süreci, psikanalize girmiş olan öznenin egosunun hatalı taraflarından kurtulabilmesi için psikanalistin mükemmel olarak gördüğü egosunu aktarım-karşıt aktarım zemininde modellediği bir süreç midir? Psikanaliz pratiği açısından sorun tam bu noktada başlamaktadır. Psikanaliz kuramının ve uygulamasının bu çerçevede ele alınmasını savunanların kesin zaferlerini ilan ettikleri noktada Lacan Freud’un yere düşen bayrağını alarak bu yaklaşımın bir yanılsamaya dayandığını haykırmaya başlamıştır. Kendisi bir yanılsamadan başka bir şey olmayan ego nesnesi bu niteliğiyle nevrozu yaratan gerçek neden olduğu için bir nevrozun tedavisi, yanılsamadan ibaret olan bir egoyu mihenk taşı gibi ele alıp diğer egonun düzeltilmesi süreci olarak nasıl işleyecektir? Öznenin dış dünya ve kendisiyle ilgili yanılsamalarının düzeltilmesi, yanılsamayı daha da güçlendirerek nasıl olanaklı olabilecektir? Psikanalistin egosunun da bir yanılsama olarak biçimlenmiş olmasına karşın bu yanılsama yumağının, psikanalizden geçmiş olması ve bir dernek tarafından kabul edilmiş olduğu için kendisini bir mükemmellik abidesi halinde ortaya koyması psikanalizin sorunlarını ortadan kaldırmaktan çok onları katmerli hale getirmektedir. 

    Lacan Freud’un kuramına alternatif olacak bir özne kuramı ortaya koymamıştır. Öznellik adı altında ortaya konulan yaklaşım, ego psikolojisini Lacancı alanda restore etmek çabasından başka bir şey değildir. Lacan şunu şiddetle vurgular; psikanalistin analize gelen nörotik öznede okuması gereken şey öznellik değil, özneler arası zeminde bir gösteren olarak kendisini bulan öznenin bu kendilik göstereninin, diğer gösterenler için onu göstermesini sağlayan dizgenin içinde güncel bir okumayı sağlayıp sağlamadığıdır. Öznenin gösteren konumunda bulunması öznelliği değil özneler arası yapıyı önemli kılar. Çünkü gösterenleri birbirlerine göre konumlandırarak oluşturduğu dizgeden bir anlamın ortaya çıkışını sağlayan güç, öznenin kendi bulunduğu konumda değil, onun dışında, özneler arası bir konumda yerleşiktir. Özne konuştuğunda bu konumun oluşturduğu gücün dilini konuşur çünkü anlam oradadır. Bu nedenle Lacan öznelliğin yani intra-sübjektivitenin değil özneler arası durumun yani inter-sübjektivitenin önemine sürekli olarak vurgu yapar. Öznellik adı altında mükemmel egonun konumunu yeniden ortaya koyarak öznenin bu konumdan duygularının ve düşüncelerinin anlaşılmaya çalışılması bir hatadır çünkü bu anlayış zemininde pekişen ilişki biçimi sorunun nedeni olan yanılsamanın çözülmesini değil güçlenmesini sağlayacaktır. Bu nedenle eğer seans süresi, empati üzerine kurulan bir ilişkiyi icra etmek için doldurulması gerekli bir süre olarak ele alınıyorsa bu sürenin kullanılmasından çok kullanılmamasının yararı daha büyüktür. Empati analiz sürecinde olumlu değil toksik bir etki yapmaktadır. 




8 Ağustos 2022 Pazartesi

İç Hastalıklarında Yeni Bilgiler Ağustos 2022

 

                                                                                                       Prof. Dr. Burçak Kayhan 

  1. Tatil döneminde açık arazide kamp yapan doğayla iç içe olanlar, Shigella ve Norwalk virüsüne bağlı akut gastroenterit riskine sahipler. Zira hayvan dışkısıyla temas etmiş sulardan dezenfeksiyonsuz içerlerse enfeksiyon kaçınılmaz olmaktadır. 
  2. Norveç’te yapılan bir çalışmada covidden kurtulmuş, covid olduğu dönemde şiddetli kalp yetmezliği yaşamış kişilerde, ileri dönemde herhangi bir kalp problemi kalıcı olarak izlenmemiştir. 
  3. Uzmanlara göre aşırı sıcaklarda ısınmaya bağlı, kişilerin mental ve fiziksel sağlığı çok olumsuz etkilenmektedir. ABD’ de her yıl 30 çocuk sıcak havada arabada unutulmaya bağlı öldüğü bildirilmektedir.
  4. Hedefe yönelik yeni bir tedavi FDA tarafından kabul edildi. Metastaz yapmış meme kanserinde low-HER2 alt  tipine yönelik ilacın başarısı gösterildi. Bu da kötü huylu meme kanserinin tedavisinde yeni umutların doğmasını sağladı. 
  5. Otopsi verilerine göre Amerikan Futbolu oynayan futbolcularda kronik travmatik ansefalopatik  bulgular bulunmuştur. Bunun en önemli sebebi, tekrarlayıcı kafa darbeleridir. Bu bulgular boks ve kick boks maçlarına katılanlarda da izlenmektedir. 
  6. Covid’e bağlı tat ve koku duyu kaybı 2 yıl içinde yerine gelmektedir. İtalya’daki çalışmada tat ve koku duyusunu covide bağlı kaybedenlerin %88’i 2 yıl içinde iyileşmektedir.
  7. 4000 isveçli erişkin diabetli hastanın kanındaki prostasın konsantrasyonuna göre ileride kansere bağlı ölüm riskinin olup olmayacağı gösterildi. Kanda prostasın’in 2 kat artması, kanserden ölüm riskini artırmaktadır.
  8. Kalın bağırsak ameliyatında,ince bağırsakların da cerrahiye maruz kalması sonrası ortaya çıkan kısa bağırsak sendromunda ,kilo kaybı, diyare, dehidtratasyon, malnutrisyon sonucu emilim bozukluğuna bağlı düşkünlük oluşmaktadır.
  9. Son çalışmalara göre Crohn hastalığında en iyi ilacın interlökin-23 blokerleri olduğu düşünülmektedir. 
  10. Yaşlı erişkinlerde düzenli spor  kognitif ve mental yapıyı geliştirmektedir.

5 Temmuz 2022 Salı

Odontoid kırığı nedir? Nasıl meydana gelir? Tedavisi kim tarafından yapılır? Hangi durumlarda ameliyat edilmelidir?

 

                                                                                                                    Prof. Dr. Semih Keskil 


Boyun bölgesinde 7 adet omur bulunmakta olup birinci ve ikinci boyun omurları şekil olarak diğerlerinden farklıdır. İkinci boyun omuru ‘aksis’ olarak isimlendirilir ve yukarı doğru uzanan ‘odontoid ‘ adlı bir çıkıntıya sahiptir. Odontoid, başın dönme hareketlerinde aktif rol oynamaktadır.  Bu bölgenin kırıkları, daha sıklıkla şiddetli travma ile birlikte boynun öne ve arkaya aşırı hareketi sonucunda görülmektedir. Odontoid kırıkları sonrası omuriliğe oluşan bası sonucunda hastalarda nörolojik hasarlar görülebilmekte, hastaların %25-40’ı olay yerinde kaybedilebilmektedir. Odontoid kırıkları mutlaka tedavi edilmelidir, tedavi edilmezse kemiğin yanlış kaynaması, kaynamaması, omuriliğe baskı ve hasar oluşturması, sakatlık gibi ciddi problemlerle karşılaşılır. Tedavisi beyin cerrahı tarafından yapılmaktadır. 

Travma sonrası çekilmiş olan boyun omurga tomografisinde odontoid kırığı saptanan hastanın detaylı nörolojik muayenesi yapılmalı, kollarda, bacaklarda, ellerde veya ayaklarda güç veya his kaybı, hastanın yürümesinde problem olup olmadığı iyice araştırılmalıdır. Tomografisinde, kırığın odontoidin ucunda mı, gövdeye yapışık olduğu yerden mi yoksa omurga gövdesinin  bir kısmını da kapsayacak şekilde mi olduğuna bakılır. Sonrasında boyun omurga bölgesi MR’ı çekilerek kırık etrafında bulunan yumuşak dokularda hasar olup olmadığı, kırığın omuriliğe baskı yapıp yapmadığına bakılmalıdır. 

Sadece uç kısmı kırık olan ya da omurga gövdesini de içine alacak şekilde oluşan kırıklarda, genel tedavi yaklaşımı; cerrahiye gerek olmadığı yönünde olup ‘Halo vest’ denilen, başa ve gövdeye sabitlenerek hastanın boyun hareketlerini tamamen kısıtlamak yoluyla kırığın iyileşmesini sağlayan boyunluk takmaktır. Odontoidin tam olarak gövdeye yapışık olduğu yerden kırılmış olduğu durumlardaysa cerrahi tedavi tercih edilir. 

Ameliyatında; hasta genel anesteziyle uyutulup boyun önden açılarak aksis adlı omura ulaşılır. Radyolojik çekimler eşliğinde, odontoid ile aksisin gövdesi özel bir vidayla birbirine sabitlenir. 

Odontoid kırığı ameliyatları; gerçekleştirileceği bölgede şah damarı, beynin ana toplar damarı, yemek ve nefes borusu gibi hayati organların olması, vidanın konulacağı omurun hemen arkasında omurilik bulunması gibi sebeplerle özellikli ameliyatlar olup, bu operasyonun en iyi ameliyathane ve en iyi yoğun bakım şartlarına sahip merkezlerde tecrübeli bir cerrah tarafından yapılması gerekir. 

En iyi beyin tümörü ameliyatı, en iyi boyun fıtığı ameliyatı, en iyi beyin ameliyatlarında akla ilk gelen adres olan Ankara beyin cerrahi camiasında bu operasyonu gerçekleştirecek tecrübeli birçok isim mevcuttur. 

Odontoid kırıkları hayati kırıklardır, omuriliğe baskı oluşturmamış veya nörolojik problem yaratmamış olması tedaviye gerek olmadığı anlamına kesinlikle gelmez. Tedavi edilmediği durumlarda boyun şeklinde düzensizlik, hatta sakatlık durumlarına dahi yol açabilir. Bu problemin sizde ya da sevdiklerinizde olması durumunda kendinizi hiç vakit kaybetmeden bu konuda deneyimli bir beyin cerrahına başvurun.

3 Haziran 2022 Cuma

İyileştirici Tıptan Koruyucu Tıbba, Koruyucu Tıptan Rejeneratif Tıbba, Bitmeyen Yolculuk


                                                                                         Prof. Dr. Semih Keskil 

    Tıbbın yüzlerce yıldır, bir görüşe göre de binlerce yıldır tek bir amacı vardı, hastalıkları iyileştirmek. Aslında günümüzde de tüm tıp bilimi bu temel amaç etrafında yapılanmıştır. Neredeyse 19. yüzyıl başına kadar sadece hastalıkların tanısını koymak, onları birbirinden ayırt etmek, söz konusu hastalıklara neden olan etkenleri açığa çıkarmak ve bu hastalıkları tedavi etmek (hatta kimi zaman hastalık tedavi edilemese bile hastalığın bulgularının tedavi edilmesi) temel amaç olmuştur. 

    Gerek ilaç tedavisi, gerek fiziksel yardımcı yöntemler ve gerek se cerrahinin amacı geçen yüzyıla kadar hastalıkları tedavi etmek iken, 19. yüzyılın başlarında bu hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek yeni bir amaç olarak ortaya çıkmıştır. Sivrisinekleri öldürmek yerine bataklığı kurutmak olarak özetlenebilecek bu amacın ortaya çıkmasında, modern tıbbın sosyal devlet kavramı içinde herkesin hizmetine sunulmasına sağlı olarak tıbbi harcamaların giderek artması ana neden olmuştur. 

    Gerçekten de özellikle 20. yüzyıla gelindiğinde koruyucu tıp pek çok hastalığın yeryüzünden silinmesini sağlamıştır. Tabii ki bu dönemde yaşam kalitesi kavramının da gündeme gelmesi, geçmiş yüzyıllarda fikren geliştirilmiş ve de baş döndürücü teknolojik gelişmeler sayesinde artık uygulanmakta olan tedavi yöntemlerinin sonuçlarının sorgulanmasına yol açmıştır. 

    Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında ise “rejeneratif tıp” kavramı ortaya çıkmıştır. Bu değişimde, hastalıkların tedavisinde insan vücudunun kendini onarma potansiyelinin  oynadığı çok önemli rolün; özellikle cerrahi dallarda çalışan uzmanlarca giderek daha iyi anlaşılması yatmaktadır. Gerçekten de hastalıkların tedavi edilmediklerinde izledikleri doğal sürecin izlenmesi, placebo araştırmaları, kök hücrelerin giderek artan kullanımı; aslında insan vücudunun inanılmaz kendi kendini tamir yeteneğinin desteklenmesini amacını ortaya çıkarmıştır.

    Gerçekten de bu şekilde hem daha yüksek bir yaşam kalitesini elde etmek, hem tedavilerin yan etkilerini olabilecek en düşük seviyeye indirmek, hem tedavi giderlerini kısmak ve hem de özelikle cerrahi alanındaki hala düşük olan başarı oranlarını yükseltmek mümkün olabilecektir. Tabii ki beyin cerrahisinin bu değişimin dışında kalması beklenmez.