24 Mayıs 2019 Cuma
4 Mart 2019 Pazartesi
TIPTAKİ MASALLAR
TIPTAKİ
MASALLAR
Prof. Dr. Burçak Kayhan
1-Rapunzel masalda saçlarını uzatarak hapis olduğu kuleden
kurtarırcasına saçlarını uzatmış ve bu sayede kurtulmuştur. Mide içinde kitle
oluşturan, her türlü dışarıdan gelip hazmedilmemiş yiyeceğe bezoar denir. Eğer
kişi psikolojik sorunları sebebiyle saçlarını kopartıp yutuyorsa mide içinde
ileride bu saçlar birleşip sertleşerek hazmı imkansız bezoar oluşturur. Bu
duruma Rapunzel sendromu denir.
2- Napoleon Bonaparte’ın babası gibi herediter mide kanserinden
öldüğü tahmin edilmektedir. 1998 Porry Guidford tarafından tesbit edilen CDH1
gen yaygın mide kanserinin en önemli nedeni olarak bulunmuştur. Napoleon
ailesinde de herediter mide kanseri olduğu düşünülmektedir.
3-Hititlerde anadoluda, antik çağda mezopotamya ve akdeniz havzasında,
geleceğe karaciğere (özellikle koyun karaciğeri) bakılarak karar verilirdi. Enteresan
olan o çağlardaki en önemli iç organın ve kişinin kaderini belirleyenin
karaciğer olarak tanımlanmış olmasıdır. Antik yunanlılara göre yaşamın özü
karaciğerde saklıdır.
4- Porfiria nadir
bulunan ve dişlerde kararma yapan, tende kanlı kızarmalara yol açan bir
hastalıktır. Aklı dengeyi yitirmeye yol açabilen hastalık Dracula ismiyle de
bilinir. Vampir olmanın bütün özellikleri bu hastalığa sahip insanlarda
bulunur. Porfiria, bazı enzimlerin, hatalı veya eksik salgılanması sonucu
gelişen bir hastalıktır. Eritropoetik porfiriada yaygın olarak görülen hemolitik
anemi kişide her türlü demir kaynağına karşı ilgiyi arttırmaktadır.
5-Influenza namı değer Grip orta çağda, İtalyanlara göre
astrolojik olarak yıldızlardan akan sıvılardır. Bu sıvılar insanlara kötülük
getirmektedir.
6-İlk meme kanseri cerrahi tedavisi Mısırda bulunan 3000
yıllık papirüste anlatılmaktadır.
7-Narsizim: Herkes tarafından bilinen, Sigmund Freud tarafından aktüel kişilik
bozuklukları arasına sokulan bir kişilik bozukluğudur.
Esası mitolojide ilk olarak tanımlanmıştır; Narcissus Liriop
ve nehir tanrısı Cephissus’ un oğludur.
Kahin Tiresios bu anne babaya, çocuklarının kendi şeklini
görmediği sürece uzun bir hayatı olacağını söylemiştir. Narcissus çok güzeldir
ve onu gören insan ve tanrıçalar her zaman onu arzulamaktadır.
8-Günümüzde romatizmal hastalıklarda ve bilhassa FMF de
sıklıkla kullanılan kolşisin ilk olarak yunan mitolojisinde geçmiştir.
Kral Colchi’ sin kötü kızı kardeşi Zehirci Metea, kocasının
onun aldatması üzerine, kocasının sevgilisini ve çocuklarını zehirleyerek
öldürmüştür. Zehir olarak kullandığında bitkilerden Liliacea ailesinden
Colchicum autumnaledir.
9-Akromegali endokrinolojik olarak kişinin kemiklerinin
kontrolsüz büyümesiyle seyreden bir hastalıktır. Kutsal kitaplarda Hz. Davut karşısındaki
dev Golyotın Akromegalik olduğu
düşünülmektedir.
10- Yunan mitolojisinde geçen Prometheus ve karaciğer yenilenmesi bilgisi
çok enteresandır. Çünkü Tıp karaciğerin kendini yenilediğini 19.yy da
bulmuştur.
Skolyoz ve Kifozsuz Bir Yaşam
Skolyoz ve
Kifozsuz Bir Yaşam
Prof. Dr. Semih Keskil
Skolyoz omurganın kişiye önden bakıldığında
görülen eğriliğidir, farklı yönlerde bir kaç tane olabilir. Kifoz ise,
yandan bakıldığında görülen artmış kamburluktur. Omurganın sırt bölümünde bir
miktar eğrilik pek çok normal insanda görülebilir ama boyun ve bel bölümündeki
normal çukurlukların; yani omurganın açıklığı arkaya bakan eğriliklerinin, önce
düzleşip sonra tersine dönmesi ile de kamburluk oluşabilir.
Kimi zaman bacakların uzunluğundaki
küçük bir fark, kimi zaman sinir sistemine dair bozukluklar veya anne
karnındaki gelişim anomalisi, kimi zaman da kaza, kireçlenme,
romatizmal hastalıklar veya yaşın artması sonucu ortaya çıkabilen
bu eğriliklerin çoğu zaman sebebi bilinmemektedir.
Uygulanacak tedaviye karar verirken,
eğriliğin sağa mı yoksa sola mı baktığı, açısı, ayakta ve yatarken dışarıdan
zorlamanın da uygulanabildiği vücut eğilmesi ile ne kadar düzelebildiği, hangi
eğriliğin asıl eğrilik olduğu gibi konuların; çekilen özel hareketli skolyoz filmleri yani ayaktan başlayıp
başı da içine alan uzun filmler ile detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca
tüm omurga boyunca çekilen MR ile mevcut
bir doğumsal anomali de açığa çıkarılabilir.
Bazen sadece söz konusu anomalinin
cerrahi tedavisi, skolyoz veya kifozun düzelmesini sağlar. İlk fark edildiğinde
uygulanan kişiye özel üretilmiş tüm gün boyunca takılan korseler ve düzenli egzersizlere
rağmen ilerleyen eğriliğin verdiği estetik ve dolayısıyla psikolojik
rahatsızlık, kimi zaman da eğriliğin iç organları sıkıştırarak yol açtığı
şikayetler ve omurga hareketlerini bozarak yol açtığı ağrılar nedeni ile omurga
eğriliğinin; ameliyatla düzeltilmesi gerekebilir.
Halk arasındaki tabiri ile platin ameliyatı veya tıbbi adı
ile füzyon ameliyatı yapılır; amaç kimi hastalarda omurgayı düzeltip,
bu düzeltilmiş halinde enstrümantasyon ile sabitlemek yani dondurmak iken, kimi
zaman özellikle küçük çocuklarda hareketli
cihaz veya ayarlı çubuk ile omurganın düzeltilmiş halde
büyümesine izin vermektir. Yaşlılarda ise omurganın kısmen çıkarılmasını
gerektiren karmaşık ve tehlikeli ameliyatlarla bası altındaki sinirlerin
rahatlatılması sağlanır.
Erişkinlerde Diz Ağrısı
Erişkinlerde Diz Ağrısı
Prof. Dr. Bülent Dağlar
Diz ağrısı ortopedi ve travmatoloji polikliniğinde sık
başvuru nedenlerinden biridir. Diz içi ve dışı yapılar farklı nedenlerle ağrı
oluşturabilir. Bu yazıda sık nedenler ile dikkat edilmesi gereken noktaların
neler olduğu üzerinde durulacaktır.
Dizde ağrı nedeni olabilecek yapıları basitçe kemikler,
eklem kıkırdağı, eklem içi bağlar, menisküsler, eklem dışı bağlar ile kas ve
tendonlar olarak sınıflamak mümkündür. Bu yapılarda ağrı: yaralanma (kazalar,
düşme, burkma gibi), enfeksiyonlar, romatizmal hastalıklar, yapısal
değişiklikler, yaşla oluşan değişiklikler veya tümörler nedeniyle oluşabilir. Her
bir nedeninin tedavisi diğerinden belirgin farklıdır. Ağrı yakınmasının ne
zaman bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerektiğine karar vermenin birçok
değişik neden ve değişik tedaviler düşünüldüğünde önemi kolayca anlaşılacaktır.
En önemli soru diz ağrısının kendiliğinden mi yoksa bir
zorlanma, yaralanma sonrası mı başladığıdır. Eğer ağrı bir zorlanma veya
yaralanma sonrası başladıysa ikinci önemli soru ağrının şiddeti olacaktır.
Zorlanma veya yaralanma sonrası ani ve şiddetli ağrı yakınması olması halinde
varsa diz elastik bir bandajla sarılarak muhtemel artacak şişliğin önüne
geçilmeye veya şiddetini azaltmaya çalışarak, mümkünse üzerine fazla yük
vermeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Başvuru süresi uzayacaksa mümkün
olduğunca ağrısız bir pozisyon bulunarak fazla hareket ettirmeden bölgeye her
saat 20 dakika olacak şekilde soğuk uygulanmalıdır. Burada dikkat edilmesi
gereken bandajın çok sıkı uygulanmaması ve elastik olmayan sargılar
kullanılmamasıdır.
Zorlama veya yaralanma sonrası ağrı ve şişlik ani olmayan
bir şekilde saatler içinde gelişiyor ise yine benzer bir tavırla diz mümkün
olduğunca dinlenme pozisyonunda tutulduktan sonra erken bir zamanda sağlık
kuruluşuna başvurulmalıdır.
Diz ağrısı herhangi bir yaralanmaya bağlı olmaksızın ani
geliştiyse diz etrafında şişlik ve/veya kızarıklık olup olmadığı kontrol
edilmelidir. Şişlik kan sulandırıcı ilaç kullananlarda veya kanama-pıhtılaşma
bozukluğu olanlarda basit hareketlerle dahi kanama sonrası oluşabilir. Elastik
bandaj ve soğuk uygulama bir sağlık kuruluşuna ulaşıncaya kadar yapılması
gereken ilk müdahalelerdir. Hızlı bir şekilde tıbbi bakım yapılamayacaksa yine
diz üzerinde fazla yükten sakınılmalı ve ağrısız bir dinlenme pozisyonunda
tutulmalıdır. Yavaş, saatler veya günler için gelişen ağrıya şişlik ve/veya
kızarıklığın eşlik edip etmediğine dikkat edilmelidir. Yavaş ağrı şişlik ile
birlikte romatizmal hastalıkların belirtisi olabildiği gibi erişkinlerde dizde
enfeksiyonun da bulgusu olabilir. İlk yapılacaklar yine soğuk uygulama ve
elastik bandaj ile bir süre dinlendirme olabilir. İlerleyici yakınmalar varsa
fazla vakit geçirmeden bir sağlık kuruluşunda uzman görüşü alınmalıdır.
Ani gelişmemiş zaman içinde süregelen diz ağrısında ağrının
nasıl ortaya çıktığı, nasıl azaldığı veya geçtiği, dizin hangi bölgesinde
olduğu önem kazanır. Örneğin merdiven çıkarken dizin önünde ortaya çıkan ağrı
sıklıkla diz kapağı kıkırdağı ve eklemi ilişkilidir. Diz kapağı kıkırdak
sorunlarında sıklıkla düz yolda yürüme ile fazla bir yakınma oluşmaz iken uzun
süreli diz bükülü oturma, çömelme gibi eylemlerle batma şeklinde keskin ağrı
hissedilir. Bu durumun birçok nedeni içinde diz kapağı ve onu karşılayan uyluk
kemiğinin eklem yüzü arasındaki uyumsuzluk en sık görülenidir. Diz kapağı etrafı
yumuşak dokuların basit incinmeler sonrası şişlikleri de benzer yakınmalar
oluşturabilir. Birkaç günlük bekleme ve zorlamalardan kaçınmaya rağmen
yakınmalarda azalma olmuyorsa tedavi önerileri için uzman görüşü alınmasında
fayda olacaktır.
Yine ani veya zaman içinde dizin iç veya dış tarafında
gelişmiş ağrılar aynı taraflı menisküs ve/veya bağ hasarlarının işareti
olabilir. Menisküs ve/veya bağ hasarına bağlı ağrı sıklıkla dizin bükülü ve
dönmeli hareketleri ile hissedilir (merdivenden inerken veya ani yön
değiştirmeler ile). Menisküs hasarlarında eklem içinde dizin tümünde fark
edilen şişlik olabilirken, bağ hasarlarında sıklıkla şişlik daha az belirgindir
ve sadece ilgili bölgededir. Şişliğin önlenmesi ve azaltılması için elastik
bandaj ile baskı uygulanmalı ve kısa süre içinde uzman görüşü alınmalıdır.
Ani gelişmeyen ve şişlik ile birlikte olan ağrılar eklemde
sıvı toplanmasıyla karakterize artritlerde görülebilir. Önceden bilinen
artritlerin alevlenmeleri dışında enfeksiyon veya metabolik artrit ayırımı
ayrıntılı bir muayene ve laboratuvar testleri ile yapılabileceğinden uygun en
kısa sürede bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir.
Son bölümde daha dikkatli davranılması gereken bir diz
ağrısı türünden bahsedelim. Dizde gece yatarken hissedilen ağrı. Diz bölgesinde
birkaç haftayı aşan, gündüz de olan fakat gece yattıktan sonra daha fazla
hissedilen künt, sızlayıcı tarzdaki, dizin pozisyonuna bağlı fazla değişiklik
göstermeyen ağrılar diz bölgesi kemik veya diğer destek dokularının yer
kaplayan lezyonları ile birlikte sık görülen bir yakınma şeklidir. Bu
lezyonların bir bölümü kötü huylu tümörlerdir. Basit ağrı kesicilere cevap
vermeyen artan yakınma varlığında uzman görüşü alınmalıdır. Geceleri sızlayıcı
diz ağrısının bir diğer nedeni kemik ödemi veya kemiğin kanlanmasındaki
bozulmanın neden olduğu bozulma olarak tariflenebilecek osteonekroz
rahatsızlığı olabilir. Bu hastalıkta da günler veya haftalar boyunca artan
yakınma şiddeti söz konusudur. Tanı ve tedavi için uzman görüşü alınmasında
fayda olacaktır. Uzman görüşü alınıncaya kadar şikayet olan dize fazla yük
vermekten kaçınılmalıdır. Yine geceleri hareketle ani olarak ortaya çıkabilen
keskin ağrının sık nedenleri kıkırdak ve/veya menisküslerdeki hasarlı
bölgelerdir. Bu durumlarda ağrı genellikle uygun pozisyonun bulunmasıyla
belirgin azaltılabilir. Gece ağrısı uykuyu bozuyorsa ve iki haftadan uzun
sürüyorsa uzman görüşü alınmalıdır.
Sonuç olarak; diz ağrısının sık nedenleri acil sağlık
kuruluşu başvurusu gerektirmez. Bununla beraber ani ve şiddetli ağrı, günler
içinde artan ağrı, uykuyu bozan gece ağrısı gibi durumlarda fazla vakit
kaybetmeden uzman görüşü alınarak gerekirse tetkik ve tedaviye
yönlenmelidir.
Prof. Dr. Bülent Dağlar
Özel Ankara Güven Hastanesi
Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü
15 Ocak 2019 Salı
İÇ HASTALIKLARI VE GASRTOENTEROLOJİDE ON YENİ BİLGİ
İÇ HASTALIKLARI VE
GASRTOENTEROLOJİDE ON YENİ BİLGİ
Prof Dr Burçak Kayhan
1-Sistemik Lupus Eritemotosis (SLE) hastalarının %10’unun
nedeni ilaçlarla ortaya çıkmaktadır.
ANA (+) lığı tanısal kriterlerdendir. ANA(-) olan hastalarda ilaca bağlı
lupus gelişimi bildirilmiştir. Özellikle hidrolazın adı son yayınlarda sıklıkla
geçmektedir.
2-Tüberküloz dışı Akciğer hastalıklarında mycobakteriyel
enfeksiyonu olanlar için yeni bir antibiyotik kullanım şekli ortaya çıktı.
Amerikan sağlık ve ilaç komisyonunun verdiği bilgiye göre bu antibiyotik diğer
Akciğer hastalıklarında kullanılan ilaçlar gibi inhaler (halk değimiyle fısfıs)
şeklinde verilmektedir. Bilhassa hap yutmakta zorluk çekenler için alternatif
bu yeni tıbbı tedavi yönteminin toplum tarafından benimseneceğini
düşünmekteyiz.
3-Ani işitme kayıplarında hiperbarik oksijen tedavisinin başarılı
etkisi gösterilmiştir.
4-İlerleyen yaşta sağ kolon adelelerinde gevşeme olmakta ve
kabızlık artmaktadır. İlerleyen yaş sol
kolonu etkilememektedir. İleri yaşlarda zamanla gelişen kabızlığın bir nedeni
daha anlaşıldı. Yaş ilerledikçe lifli gıda tüketimini artırmak gerekmektedir.
5-Yeni doğan çocuklarda anneden bulaşan frengide 1997 den bu
yana en belirgin artış 2013 yılında oldu.Bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların
kontrolsüz olduğunun bir göstergesidir.
6-Hepatit B Enfeksiyonun kökeni 4000 yıl öncesine
dayandığını bilim adamları ispatladılar. Bu kadar eski bir tarih, bu virüsün
gücünü ispatlamaktadır.
7-Manyetik rezonans sayesinde yağlı karaciğerlerin siroza
gidip gitmediği fibrozis evrelendirilmesiyle önceden değerlendirilebilmektedir.
Günümüzde halen yağlı karaciğer evrelendirilmesinde doktorlar ilk tercih olarak
karaciğer biyopsisini tercih etmektedirler.
8-Düzenli fiziksel aktiviteler kardiyovasküler hastalıkları,
felç geçirme riskini ve diyabeti azalttığını bilmekteydik.Son çalışmalar
düzenli fiziksel aktivitenin erkeklerde Parkınson gelişme riskini azalttığı
gösterilmiştir.
9-Clostridium Difficile hastane enfeksiyonlarından korunmada
sabun ve suyun yeterli olduğu gösterilmiştir. Hastanelerde bol bol su ve sabun
kullanmak hijyenin ana kaynağını oluşturmaktadır.
10-Sebebi bilinmeyen ishal sebeplerinden biri olan
Lenfositik kolitlerin tanısı kolonoskopide alınan biyopsi parçalarının patoloji
tarafından değerlendirilmesiyle konulmaktadır. Tanı konulduktan sonra
tedavisinde zahmetli olan bu hastalık artık rahatlıkla tedavi edilebilmektedir.
2 haftalık bir Budenosid ( kısa etkili
streoid) tedavisiyle hastalık rahatlıkla düzelmektedir.
Sakroiliak Eklem Füzyon Ameliyatı
Sakroiliak Eklem Füzyon Ameliyatı
Bel
ağrısı modern yaşamın giderek daha fazla öne çıkardığı bir problem, her insanın
hayatında en az bir kez başına gelebiliyor. Her üç kişinin birinde ise tedavi
gerektirecek kadar şiddetlenebiliyor, yani insan bel ağrısı hastası oluyor Beli ağrıyan her dört hastanın birinde
ise sakroiliak eklemde sorun olduğu biliniyor.
Prof. Dr. Semih Keskil
İnsan
vücudundaki en önemli eklem, insanın ayakta durmasını sağlayan sakroiliak eklem. İnsanı hayvandan
ayıran bu eklemin hastalıkları Hipokrat zamanından beri biliniyor. Her beş
kişinin birinde bu eklemde sorun ortaya çıkabiliyor. Özellikle bacaklar
arasındaki çok küçük uzunluk farkı bile önemli bir soruna yol açabiliyor.
Son
yıllarda omurgaya platin konan ameliyatların çok fazla sayıda yapılmaya başlaması
da bu eklemdeki sorunu tetikleyen bir diğer faktör. Böyle bir platin ameliyatından
beş yıl sonra hastaların en az yarısında bu eklemde sorun ortaya çıkıyor. Yani
başarısız bel cerrahisi sendromu da denen, yani birden çok bel ameliyatı olmuş
ama ağrıları geçmemiş hastaların çoğunda sakroiliak eklemde sorun vardır.
Bu
eklemdeki hastalıkların, özellikle de eklem yetmezliğinin gözden kaçırılmasının
nedeni ise tanısının zor konması. Zor tanı konuyor derken genelde doktorun
hastasına ayırabildiği çok kısıtlı zaman içinde detaylı bir muayene
yapamamasını kastediyoruz. Tanının doğrulanması ise radyolojik incelemeler ile
değil de, eklem aralığına yapılan bir iğne ile mümkün oluyor. Bu işlem ise
maalesef yapanın oldukça deneyimli olmasını gerektiriyor.
Üstelik bu eklemin hastalıklarında yapılan
ameliyatlar ise öyle her cerrahın altından kalkabileceği şeyler değil. Bu
yüzden de son yıllarda hemen her yerde herkesin ameliyat edebilmeye başladığı
bel fıtığı ameliyatlarının gölgesinde kaldı.
Ancak
son yıllarda sakroiliak füzyon ameliyatı kapalı bir ameliyat şeklinde,
yani büyük cilt kesileri yapmadan ve kansız şekilde gerçekleştirilebiliyor.
Böylece hem risk azalıyor ve hem de hasta hemen ayağa kalkabiliyor. Hatta her
yedi hastanın birinde işlem iki yanlı, yani sağlı sollu yapılıyor.
Ancak
ön önemli sorun yukarıda sözü edilen bu kapalı
ameliyat için kullanılan aletlerin ülkemizde temin edilmesinde yaşanan
güçlük, hatta olanaksızlık. Bu sorunu da bir özel firma aracılığıyla
aşabiliyoruz.
DEPRESYON VE ANTİDEPRESANLARLA İLGİLİ MANTIK HATALARI
DEPRESYON VE ANTİDEPRESANLARLA İLGİLİ MANTIK HATALARI
Psikiatrist Dr Mutluhan İzmir
İlaç firmalarının amigoları, antidepresan ilaçlarla ilgili
olarak yaptığımız toplumu bilinçlendirme çalışmalarını anti-psikiyatri
çalışması olarak nitelendiriyorlar. Büyük kısmı profesör ve doçent unvanlı bu
kişilerin yanıldığı nokta ise bizim değil kendilerinin anti-psikiyatri pratiği
içinde olmalarıdır. Psikiyatri, ilaçların ortada olmadığı dönemlerde temeli
atılmış ve 1980’lerde antidepresan ilaçlar piyasaya yoğun biçimde sürülmeye
başlanıncaya kadar yaklaşık yüz yıl gibi bir süre boyunca ilaçların çok fazla
kullanmadığı bir uzmanlık dalıdır. Bu uzmanlık dalının, şu anda her sıkıntılı
insana depresyon tanısı koyarak antidepresan ilaç yazan, her dikkati dağınık
çocuğa dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı koyarak psikostimülan
ilaç yazan bir psikiyatri ile nasıl bir ilgisi var? İlaç firmalarının amigoları
kendilerini psikiyatri taraftarı ilan ederek ve karşılarındakileri de
anti-psikiyatri ilan ederek dünyanın en büyük kandırmacasını yapıyorlar.
İlaç firmalarının amigolarının yaptıkları mantık
çarpıtmalarını bir kez daha sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Somut bir
kanıta ve çalışmaya dayanmayan iddiaları şunlardır:
1- Depresyon, beyinde serotonin düzeyinin düşmesinden
kaynaklanır
Bu iddianın hiçbir doğrudan kanıtı yoktur ve bunu şu ana dek
doğrulayacak hiçbir doğrudan çalışma yapılmamıştır. Böyle bir çalışmayı
insanlarda yapmak şu anki teknolojik olanaklarla mümkün değildir. Hayvanlarda
kurulan depresyon modelleri ise bu iddiayı kanıtlayabilecek düzeyde mükemmel
değildir. Yani şu ana dek dünyada kimse, depresyona girmiş olduğu iddia edilen
kişilerin beyinlerindeki serotonin düzeyini ölçerek sağlıklı kişilerinki ile
kıyaslayıp, depresyonda olan kişilerin serotonin düzeyinin sağlıklı olanlardan
daha düşük olduğunu gösteren bir çalışma yapmamıştır.
2- Serotonin düzeyini yükselten ilaçların depresyonu tedavi
etmesi, depresyonun serotonin düşüklüğünden kaynaklandığının en sağlam
kanıtıdır
Birincisi, depresyon tablolarına serotonin düzeyini
yükselten ilaçlar kadar serotonin düzeyini düşüren ilaçlar da iyi gelmektedir.
Hatta tüm dünyada antidepresan olarak kullanılan ve beyinde serotonin düzeyini
düşürerek etki edip depresyon hastalığını düzelten ilaçlar vardır. Demek ki bu
dolaylı kanıt, bir mantık oyunu ile serotonin teorisinin dayanağı haline
getirilmeye çalışılmaktadır.
İkincisi, bir maddenin bir ruhsal sıkıntıya iyi gelmesi,
illa ki beyinde o maddenin düşük olduğunu göstermez. Örneğin kaygısı çok yüksek
olan bir kişiye alkol verdiğinizde onun kaygısının azaldığını görürsünüz. Bu
durum nasıl ki bizim o kişinin beyninde alkol düzeyinin düşük olduğunu ileri
sürebilmemiz için yeterli bir kanıt olamazsa, serotonin yükseltici ilaçların
depresyona iyi gelmesi de beyinde serotonin düşüklüğünün bir kanıtı olamaz.
Alkolü bu etkisi nedeniyle bir ilaç olarak kullanmaya başladığımızı
düşünebiliyor musunuz? Alkolün sakıncaları ve bağımlılık yapıcı etkisi herkesin
malumudur. Buna benzer olarak içine kapanıklık ve sosyal fobi yaşayan bir
kişiye kokain verdiğinizde onun çok dışa dönük ve cesur bir duruma gelmesi,
kokainin bir ilaç olabileceği ve beyinde eksik olan bir maddeyi yükselterek
tedavi ettiği anlamına gelmez. Yani bir madde beyin üzerinde belli bir etki
yapabilir ancak sorunun açıklamasını doğrudan o maddenin yaptığı etkinin
üzerinden kurmak bir mantık oyunudur ve beyin bu kadar basite indirgenemeyecek
kadar karmaşık bir organdır.
3- Serotonin yükselten antidepresan ilaçlar beyin
hücrelerine hiçbir zarar vermezler
Serotonin teorisinin depresyon için bir model olmasının
kanıtı, yaklaşık seksen yıl kadar önce bulunan o dönem için yeni ve daha etkili
olan bir tüberküloz ilacını kullanan hastalarda depresyon belirtilerini
azaltmasından gelmektedir. Bu dolaylı kanıt, birçok serotonin yükseltici ilacın
kontrolsüz biçimde her sıkıntı yaşayan kişiye reçete edilmesine yol açmıştır ve
günümüzde depresyon tanısının aşırı biçimde konulduğu göz önüne alınırsa, hasta
olmayan birçok kişinin bu ilaçlara maruz kaldığı söylenebilir. Zaten yukarıda
belirttiğim gibi, serotonin düşürücü ilaçların ve adrenalin, dopamin gibi
serotonin dışındaki başka maddelerin üzerinden etki eden başka ilaçların da
depresyona iyi geldiği düşünülürse sorunun sadece serotonin düşüklüğü ile
açıklanamayacağı ortadadır.
Bu durumda beynimizin çok uzun bir süre boyunca serotonin
düzeyini gereğinden fazla yüksek tutan ilaç tedavilerine maruz bırakılmasının
bir sakıncası yok mudur? İlaç firmalarının amigoları olmadığını söylüyorlar.
Ancak serotonini uzun süre yüksek tutan ilaçların beyin hücrelerinde
zedelenmeye yol açtığını gösteren birçok hayvan deneyi yapılmıştır ve bu
deneylerin sonuçları tartışılamayacak derecede açıktır. Bu deneylerin
sonuçlarından Antidepresan Tuzağı ve Yaramaz Çocukları İlaçlamayın adlı
kitaplarımda söz ettim. Böyle bir deneyin insanlarda yapılma olanağı olmadığı
açıktır. Beyin yapımızın daha gelişmiş bir yapı olmasına karşın
hayvanlarınkinden temelde farkı olmadığı göz önüne alınırsa aynı hasarın uzun
süre serotonin yükseltilmesine maruz kalan insanlarda da olacağını söylemek zor
olmayacaktır. Bir de ek olarak depresyon tanısının günümüzde olması gerekenden
çok daha sık konulduğu, ilaç tedavilerinin bir kez başlandığında uzun süre
bırakılamadığı için yıllarca kullanıldığı düşünülürse durumun vahameti daha da
fazla açığa kavuşacaktır. Bu ilaçların insanda zararlı olduğunu kanıtlasınlar
diyenlere öncelikle onların zararlı olmadıklarının kanıtlanması gerekir
diyoruz.
Beyin hücrelerinin üzerindeki hasar nasıl gerçekleşmektedir.
Hekim diploması almış ve hastalarına beyine yönelik ilaç kullanan kişilerin
eksitotoksisite adlı patofizyolojik olaydan haberdar olmaları gerekir. Beyin,
kullanabileceği alan çok dar olduğu için işe yaramayan hücrelerini temizleyerek
kendisine yer açmaya çalışır. Serotonin düzeyinin uzun süre yapay bir biçimde
yüksek tutulması sonucunda beyin serotonin salgılayan hücrelerine gerek
kalmadığını düşünerek onların sayısını ya da birbirleriyle yaptıkları
bağlantıların sayısını azaltabilmektedir. Bir beyin hücresinin salgıladığı
maddenin uzun süre ortamda bulunması nedeniyle kendi faaliyetini durdurarak
uzun vadede küçülerek yok olması olayına eksitotoksisite denir.
Antidepresanların uzun süre kullanılması eksitotoksisiteyi arttırarak beyine
hasar vermektedir. Bu durum hayvanlarda gösterilmiştir. Bu nedenle antidepresan
ilaç tedavilerinin altı aydan uzun süre kullanılması risklidir. Bundan daha
uzun süre kullanılmaları durumunda zararsız olduklarını gösteren hiçbir çalışma
ve araştırma yapılmamış olduğu halde ilaç firmalarını amigoları, kendi
kafalarından bu ilaçların riskinin olmadığına dair kanıt üretmektedirler. Bu
kanıtları evlerinin hangi bölgesinde ürettiklerini gerçekten merak ediyorum.
Yazı uzadı, yazımı antidepresan ilaçların etkili olduğunu
gösteren tüm çalışmalarda sorun olduğunu ve bu çalışmaların geçersiz olduğunu,
antidepresan ilaçların söylendiğinin aksine hiçbir işe yaramadığını anlatan
Antidepresan Efsanesinin Sonu adlı kitabı ve ilaç firmalarını ‘bilimsel’ olarak
adlandırdıkları araştırmaların ne kadar baştan savma yapıldığını anlatan Beyaz
Önlük, Siyah Şapka adlı kitabı anımsatarak noktalamak istiyorum.
Mutluhan İzmir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



