24 Mayıs 2019 Cuma


Spor Yapmalı mıyım?

Spor, sağlık için şart. Bunu biliyoruz. Peki ama hangi spor ve nasıl spor yapmalı? Bu çok önemli bir soru! Eğer uzun bir spor geçmişiniz yoksa, bir yakınızın tavsiyesi ile veya kafanıza göre spora başlarsanız; yarardan çok zarar göreceğinizi bilin. Futbol, basketbol, tenis, voleybol gibi ağır sporlar; zaten belli bir yaştan sonra ancak elit sporculara göre işler. Aman ha çivi çiviyi söker diye kendinizi zorlamayın.

En yararlı spor olduğu söylenen yüzme bile, eğer düzgün bir stille yüzemiyorsanız; yani düzgün bir yüzme eğitimi almadıysanız en azından boynunuza zarar verecektir. Ya da herhangi bir spor salonundaki, eğitiminin ne olduğu belirsiz bir spor koçunun sizi zarar görünceye kadar zorlayabileceğini hiç unutmayın.

Eğer doktorunuz size egzersiz önerdi ise, bu egzersizleri başlangıçta mutlaka fizyoterapist eşliğinde öğrenin ve onların tavsiyelerinin dışına asla çıkmayın. Zararın neresinden dönülse kardır…

Egzersiz Yapmalı mıyım?

Diğer tüm doktorlar gibi, beyin cerrahı omurga uzmanları da; egzersiz önemini sürekli vurgulamaktadırlar. Gerçekten size uygun olanlar arasından seçilmiş egzersiz ağrılarınızı azaltabilir, hatta hızlı ve belirgin iyileşme bile sağlayıp sizi tekrarlayan ağrılara karşı korur. Egzersizlerinizi evde, çok az teknik ekipmanla yapabilmek için; öncelikle hangi egzersiz yapılmalı karar verecek ve bu hareketleri düzenleyecek bir fizik tedavi uzmanı veya fizyoterapist bulmalı ve kendisiyle iyi bir iletişim kurmalısınız. Ameliyat sonrasında bile, basit esneme hareketlerinden  başlayarak hareket aralığı kademeli ve dikkatli bir şekilde arttırılacak; egzersizlere ağrının yeniden başlamadığı noktaya kadar devam edilecektir.

Aslında “pilates” denen egzersiz, insan omurgası için; yani boynunuz, beliniz veya sırtınız için yapabileceğiniz en iyi ekzersiz türüdür. Çünkü bu zaten omurga sağlığı için geliştirilmiştir. Deneyimli bir hoca eşliğinde yapılarak öğrenildiğinde; herkesin, her yerde, herhangi bir alete veya cihaza ihtiyaç olmaksızın yapabileceği kadar da basittir. Biz hastalarımıza hep “pilates” öneriyoruz.

Tüm vücut hareketleri ve duruşu (dik oturtmak ve dik durmak da dahil) yeterli kas gücüne ve esnekliğine ihtiyaç duyar. Bu güçlü kaslar da ancak yavaş şekilde yapılan germe ve güçlendirme egzersizleri ile elde edilebilir. Egzersiz sırasında ortaya çıkan ve vücudunuzun merkezinden dışa doğru, yani kol veya bacaklara uzanan ağrılar; egzersize devam edildikçe giderek vücudunuzun merkezinde toplanacak ve  gelişme gösterip iyileşmeye başladığınız anlamına gelecektir. Tabii ki ciddi derecede ve ani ağrınız olursa egzersize devam etmeyin ve doktorunuzu durumdan haberdar edin.

Yürüme, yüzme ve bisiklet sürme gibi aerobik egzersizler ise kaslarınızı güçlendirir. Bunun da iki yararı olur: Birincisi, kan akımını hızlanır, besin öğeleri hasarlı bölgeye daha bol gelir ve dokuların tamiri kolaylaşır. İkincisi de, dayanıklılığınız artarak günlük yaşam işlevleriniz gelişir ve iş yapabilirliğiniz artar. Özellikle vücudun merkez kısmındaki kaslar; kor egzersizleri ile güçlendirilirse, dengeyi sağlayarak günlük hareketleri çok daha rahat yapmanızı sağlar ve düşme riskinizi azaltır.

Kilo Sorunu

Sizce belediyeler kaçak kat çıkılmış binaları niye yıkıyorlar? Yıkılıp ta içindeki insanlara zarar vermesin diye, değil mi? Veya minibüslere niye ayakta yolcu aldırmıyor trafik polisleri? Fren yaptığında durabilsin, kan dökülmesin diye değil mi? İşte doktorunuz da sizin fazla kilosahibi, şişman veya tıbbi adı ile obez olduğunuz veya kilo sorunu sahibi olduğunuz için bu kiloların ne kadarından kurtulmanız gerektiğini söyledi ise, başınıza daha kötü durumlar gelmesin diye söyledi.

Henüz bu konuda yasal yaptırımlar yok, ama aklı başında bir insanın bu uyarıyı sanki yasal bir uyarı-ilahi bir mesaj gibi ciddiye alması gerekir. Artık diyet mi yaparsınız, spor mu yaparsınız… Ama bir önlem almazsanız inanın çok pişman olacaksınız, hem de çok! Şişman ve sağlıklı ve yaşlı bir insan sadece bir şehir efsanesi. Bu üçü bir arada olamıyor. Tek başınıza kilo vermeyi başaramıyorsanız, mutlaka bir uzman yardımı alın. Sırasıyla söylüyorum; diyetisyen, metabolizma uzmanı bir doktor, obezite cerrahı. Unutmayın en erken ve en kolay tanı konabilen hastalık, şişmanlıktır… Ancak tedavisi de bir o kadar zordur, sizi ancak kendiniz tedavi edebilirsiniz. Eline sağlık ama beline zarar…


Prof Semih Keskil, MD, PhD (he/his)

Bestekar Sk 65/21 Kavaklıdere Ankara TURKEY

00 90 312 427 0190

00 90 532 169 8838

00 90 542 233 4857

www.semihkeskil.com

4 Mart 2019 Pazartesi

TIPTAKİ MASALLAR



TIPTAKİ MASALLAR
Prof. Dr. Burçak Kayhan



1-Rapunzel masalda saçlarını uzatarak hapis olduğu kuleden kurtarırcasına saçlarını uzatmış ve bu sayede kurtulmuştur. Mide içinde kitle oluşturan, her türlü dışarıdan gelip hazmedilmemiş yiyeceğe bezoar denir. Eğer kişi psikolojik sorunları sebebiyle saçlarını kopartıp yutuyorsa mide içinde ileride bu saçlar birleşip sertleşerek hazmı imkansız bezoar oluşturur. Bu duruma Rapunzel sendromu denir.
2- Napoleon Bonaparte’ın babası gibi herediter mide kanserinden öldüğü tahmin edilmektedir. 1998 Porry Guidford tarafından tesbit edilen CDH1 gen yaygın mide kanserinin en önemli nedeni olarak bulunmuştur. Napoleon ailesinde de herediter mide kanseri olduğu düşünülmektedir.
3-Hititlerde anadoluda, antik çağda mezopotamya ve akdeniz havzasında, geleceğe karaciğere (özellikle koyun karaciğeri) bakılarak karar verilirdi. Enteresan olan o çağlardaki en önemli iç organın ve kişinin kaderini belirleyenin karaciğer olarak tanımlanmış olmasıdır. Antik yunanlılara göre yaşamın özü karaciğerde saklıdır.
4-  Porfiria nadir bulunan ve dişlerde kararma yapan, tende kanlı kızarmalara yol açan bir hastalıktır. Aklı dengeyi yitirmeye yol açabilen hastalık Dracula ismiyle de bilinir. Vampir olmanın bütün özellikleri bu hastalığa sahip insanlarda bulunur. Porfiria, bazı enzimlerin, hatalı veya eksik salgılanması sonucu gelişen bir hastalıktır. Eritropoetik porfiriada yaygın olarak görülen hemolitik anemi kişide her türlü demir kaynağına karşı ilgiyi arttırmaktadır.
5-Influenza namı değer Grip orta çağda, İtalyanlara göre astrolojik olarak yıldızlardan akan sıvılardır. Bu sıvılar insanlara kötülük getirmektedir.
6-İlk meme kanseri cerrahi tedavisi Mısırda bulunan 3000 yıllık papirüste anlatılmaktadır.
7-Narsizim: Herkes tarafından bilinen,  Sigmund Freud tarafından aktüel kişilik bozuklukları arasına sokulan bir kişilik bozukluğudur.
Esası mitolojide ilk olarak tanımlanmıştır; Narcissus Liriop ve nehir tanrısı Cephissus’ un oğludur.
Kahin Tiresios bu anne babaya, çocuklarının kendi şeklini görmediği sürece uzun bir hayatı olacağını söylemiştir. Narcissus çok güzeldir ve onu gören insan ve tanrıçalar her zaman onu arzulamaktadır.
8-Günümüzde romatizmal hastalıklarda ve bilhassa FMF de sıklıkla kullanılan kolşisin ilk olarak yunan mitolojisinde geçmiştir.
Kral Colchi’ sin kötü kızı kardeşi Zehirci Metea, kocasının onun aldatması üzerine, kocasının sevgilisini ve çocuklarını zehirleyerek öldürmüştür. Zehir olarak kullandığında bitkilerden Liliacea ailesinden Colchicum autumnaledir.
9-Akromegali endokrinolojik olarak kişinin kemiklerinin kontrolsüz büyümesiyle seyreden bir hastalıktır. Kutsal kitaplarda Hz. Davut karşısındaki dev Golyotın  Akromegalik olduğu düşünülmektedir.
10- Yunan mitolojisinde geçen  Prometheus ve karaciğer yenilenmesi bilgisi çok enteresandır. Çünkü Tıp karaciğerin kendini yenilediğini 19.yy da bulmuştur.

Skolyoz ve Kifozsuz Bir Yaşam





           Skolyoz ve Kifozsuz Bir Yaşam

                                                            Prof. Dr. Semih Keskil

            Skolyoz omurganın kişiye önden bakıldığında görülen eğriliğidir, farklı yönlerde bir kaç tane olabilir. Kifoz ise, yandan bakıldığında görülen artmış kamburluktur. Omurganın sırt bölümünde bir miktar eğrilik pek çok normal insanda görülebilir ama boyun ve bel bölümündeki normal çukurlukların; yani omurganın açıklığı arkaya bakan eğriliklerinin, önce düzleşip sonra tersine dönmesi ile de kamburluk oluşabilir.
            Kimi zaman bacakların uzunluğundaki küçük bir fark, kimi zaman sinir sistemine dair bozukluklar veya anne karnındaki gelişim anomalisi,  kimi zaman da kazakireçlenme, romatizmal hastalıklar veya yaşın artması  sonucu ortaya çıkabilen bu eğriliklerin çoğu zaman sebebi bilinmemektedir.
            Uygulanacak tedaviye karar verirken, eğriliğin sağa mı yoksa sola mı baktığı, açısı, ayakta ve yatarken dışarıdan zorlamanın da uygulanabildiği vücut eğilmesi ile ne kadar düzelebildiği, hangi eğriliğin asıl eğrilik olduğu gibi konuların; çekilen özel hareketli skolyoz filmleri yani ayaktan başlayıp başı da içine alan uzun filmler ile detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca tüm omurga boyunca çekilen MR ile mevcut bir doğumsal anomali de açığa çıkarılabilir.
            Bazen sadece söz konusu anomalinin cerrahi tedavisi, skolyoz veya kifozun düzelmesini sağlar. İlk fark edildiğinde uygulanan kişiye özel üretilmiş tüm gün boyunca takılan korseler ve düzenli egzersizlere rağmen ilerleyen eğriliğin verdiği estetik ve dolayısıyla psikolojik rahatsızlık, kimi zaman da eğriliğin iç organları sıkıştırarak yol açtığı şikayetler ve omurga hareketlerini bozarak yol açtığı ağrılar nedeni ile omurga eğriliğinin; ameliyatla düzeltilmesi gerekebilir.
            Halk arasındaki tabiri ile platin ameliyatı veya tıbbi adı ile füzyon ameliyatı yapılır; amaç kimi hastalarda omurgayı düzeltip, bu düzeltilmiş halinde enstrümantasyon ile sabitlemek yani dondurmak iken, kimi zaman özellikle küçük çocuklarda hareketli cihaz veya ayarlı çubuk ile omurganın düzeltilmiş halde büyümesine izin vermektir. Yaşlılarda ise omurganın kısmen çıkarılmasını gerektiren karmaşık ve tehlikeli ameliyatlarla bası altındaki sinirlerin rahatlatılması sağlanır.

Erişkinlerde Diz Ağrısı





Erişkinlerde Diz Ağrısı
Prof. Dr. Bülent Dağlar


     Diz ağrısı ortopedi ve travmatoloji polikliniğinde sık başvuru nedenlerinden biridir. Diz içi ve dışı yapılar farklı nedenlerle ağrı oluşturabilir. Bu yazıda sık nedenler ile dikkat edilmesi gereken noktaların neler olduğu üzerinde durulacaktır.
Dizde ağrı nedeni olabilecek yapıları basitçe kemikler, eklem kıkırdağı, eklem içi bağlar, menisküsler, eklem dışı bağlar ile kas ve tendonlar olarak sınıflamak mümkündür. Bu yapılarda ağrı: yaralanma (kazalar, düşme, burkma gibi), enfeksiyonlar, romatizmal hastalıklar, yapısal değişiklikler, yaşla oluşan değişiklikler veya tümörler nedeniyle oluşabilir. Her bir nedeninin tedavisi diğerinden belirgin farklıdır. Ağrı yakınmasının ne zaman bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerektiğine karar vermenin birçok değişik neden ve değişik tedaviler düşünüldüğünde önemi kolayca anlaşılacaktır.
En önemli soru diz ağrısının kendiliğinden mi yoksa bir zorlanma, yaralanma sonrası mı başladığıdır. Eğer ağrı bir zorlanma veya yaralanma sonrası başladıysa ikinci önemli soru ağrının şiddeti olacaktır. Zorlanma veya yaralanma sonrası ani ve şiddetli ağrı yakınması olması halinde varsa diz elastik bir bandajla sarılarak muhtemel artacak şişliğin önüne geçilmeye veya şiddetini azaltmaya çalışarak, mümkünse üzerine fazla yük vermeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Başvuru süresi uzayacaksa mümkün olduğunca ağrısız bir pozisyon bulunarak fazla hareket ettirmeden bölgeye her saat 20 dakika olacak şekilde soğuk uygulanmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken bandajın çok sıkı uygulanmaması ve elastik olmayan sargılar kullanılmamasıdır.
Zorlama veya yaralanma sonrası ağrı ve şişlik ani olmayan bir şekilde saatler içinde gelişiyor ise yine benzer bir tavırla diz mümkün olduğunca dinlenme pozisyonunda tutulduktan sonra erken bir zamanda sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
Diz ağrısı herhangi bir yaralanmaya bağlı olmaksızın ani geliştiyse diz etrafında şişlik ve/veya kızarıklık olup olmadığı kontrol edilmelidir. Şişlik kan sulandırıcı ilaç kullananlarda veya kanama-pıhtılaşma bozukluğu olanlarda basit hareketlerle dahi kanama sonrası oluşabilir. Elastik bandaj ve soğuk uygulama bir sağlık kuruluşuna ulaşıncaya kadar yapılması gereken ilk müdahalelerdir. Hızlı bir şekilde tıbbi bakım yapılamayacaksa yine diz üzerinde fazla yükten sakınılmalı ve ağrısız bir dinlenme pozisyonunda tutulmalıdır. Yavaş, saatler veya günler için gelişen ağrıya şişlik ve/veya kızarıklığın eşlik edip etmediğine dikkat edilmelidir. Yavaş ağrı şişlik ile birlikte romatizmal hastalıkların belirtisi olabildiği gibi erişkinlerde dizde enfeksiyonun da bulgusu olabilir. İlk yapılacaklar yine soğuk uygulama ve elastik bandaj ile bir süre dinlendirme olabilir. İlerleyici yakınmalar varsa fazla vakit geçirmeden bir sağlık kuruluşunda uzman görüşü alınmalıdır.
Ani gelişmemiş zaman içinde süregelen diz ağrısında ağrının nasıl ortaya çıktığı, nasıl azaldığı veya geçtiği, dizin hangi bölgesinde olduğu önem kazanır. Örneğin merdiven çıkarken dizin önünde ortaya çıkan ağrı sıklıkla diz kapağı kıkırdağı ve eklemi ilişkilidir. Diz kapağı kıkırdak sorunlarında sıklıkla düz yolda yürüme ile fazla bir yakınma oluşmaz iken uzun süreli diz bükülü oturma, çömelme gibi eylemlerle batma şeklinde keskin ağrı hissedilir. Bu durumun birçok nedeni içinde diz kapağı ve onu karşılayan uyluk kemiğinin eklem yüzü arasındaki uyumsuzluk en sık görülenidir. Diz kapağı etrafı yumuşak dokuların basit incinmeler sonrası şişlikleri de benzer yakınmalar oluşturabilir. Birkaç günlük bekleme ve zorlamalardan kaçınmaya rağmen yakınmalarda azalma olmuyorsa tedavi önerileri için uzman görüşü alınmasında fayda olacaktır.
Yine ani veya zaman içinde dizin iç veya dış tarafında gelişmiş ağrılar aynı taraflı menisküs ve/veya bağ hasarlarının işareti olabilir. Menisküs ve/veya bağ hasarına bağlı ağrı sıklıkla dizin bükülü ve dönmeli hareketleri ile hissedilir (merdivenden inerken veya ani yön değiştirmeler ile). Menisküs hasarlarında eklem içinde dizin tümünde fark edilen şişlik olabilirken, bağ hasarlarında sıklıkla şişlik daha az belirgindir ve sadece ilgili bölgededir. Şişliğin önlenmesi ve azaltılması için elastik bandaj ile baskı uygulanmalı ve kısa süre içinde uzman görüşü alınmalıdır.
Ani gelişmeyen ve şişlik ile birlikte olan ağrılar eklemde sıvı toplanmasıyla karakterize artritlerde görülebilir. Önceden bilinen artritlerin alevlenmeleri dışında enfeksiyon veya metabolik artrit ayırımı ayrıntılı bir muayene ve laboratuvar testleri ile yapılabileceğinden uygun en kısa sürede bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir.
Son bölümde daha dikkatli davranılması gereken bir diz ağrısı türünden bahsedelim. Dizde gece yatarken hissedilen ağrı. Diz bölgesinde birkaç haftayı aşan, gündüz de olan fakat gece yattıktan sonra daha fazla hissedilen künt, sızlayıcı tarzdaki, dizin pozisyonuna bağlı fazla değişiklik göstermeyen ağrılar diz bölgesi kemik veya diğer destek dokularının yer kaplayan lezyonları ile birlikte sık görülen bir yakınma şeklidir. Bu lezyonların bir bölümü kötü huylu tümörlerdir. Basit ağrı kesicilere cevap vermeyen artan yakınma varlığında uzman görüşü alınmalıdır. Geceleri sızlayıcı diz ağrısının bir diğer nedeni kemik ödemi veya kemiğin kanlanmasındaki bozulmanın neden olduğu bozulma olarak tariflenebilecek osteonekroz rahatsızlığı olabilir. Bu hastalıkta da günler veya haftalar boyunca artan yakınma şiddeti söz konusudur. Tanı ve tedavi için uzman görüşü alınmasında fayda olacaktır. Uzman görüşü alınıncaya kadar şikayet olan dize fazla yük vermekten kaçınılmalıdır. Yine geceleri hareketle ani olarak ortaya çıkabilen keskin ağrının sık nedenleri kıkırdak ve/veya menisküslerdeki hasarlı bölgelerdir. Bu durumlarda ağrı genellikle uygun pozisyonun bulunmasıyla belirgin azaltılabilir. Gece ağrısı uykuyu bozuyorsa ve iki haftadan uzun sürüyorsa uzman görüşü alınmalıdır.
Sonuç olarak; diz ağrısının sık nedenleri acil sağlık kuruluşu başvurusu gerektirmez. Bununla beraber ani ve şiddetli ağrı, günler içinde artan ağrı, uykuyu bozan gece ağrısı gibi durumlarda fazla vakit kaybetmeden uzman görüşü alınarak gerekirse tetkik ve tedaviye yönlenmelidir.  

Prof. Dr. Bülent Dağlar
Özel Ankara Güven Hastanesi
Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü

15 Ocak 2019 Salı

İÇ HASTALIKLARI VE GASRTOENTEROLOJİDE ON YENİ BİLGİ



İÇ HASTALIKLARI VE GASRTOENTEROLOJİDE ON YENİ BİLGİ
Prof Dr Burçak Kayhan

1-Sistemik Lupus Eritemotosis (SLE) hastalarının %10’unun nedeni ilaçlarla ortaya çıkmaktadır.       ANA (+) lığı tanısal kriterlerdendir. ANA(-) olan hastalarda ilaca bağlı lupus gelişimi bildirilmiştir. Özellikle hidrolazın adı son yayınlarda sıklıkla geçmektedir.

2-Tüberküloz dışı Akciğer hastalıklarında mycobakteriyel enfeksiyonu olanlar için yeni bir antibiyotik kullanım şekli ortaya çıktı. Amerikan sağlık ve ilaç komisyonunun verdiği bilgiye göre bu antibiyotik diğer Akciğer hastalıklarında kullanılan ilaçlar gibi inhaler (halk değimiyle fısfıs) şeklinde verilmektedir. Bilhassa hap yutmakta zorluk çekenler için alternatif bu yeni tıbbı tedavi yönteminin toplum tarafından benimseneceğini düşünmekteyiz.

3-Ani işitme kayıplarında hiperbarik oksijen tedavisinin başarılı etkisi gösterilmiştir.

4-İlerleyen yaşta sağ kolon adelelerinde gevşeme olmakta ve kabızlık artmaktadır.  İlerleyen yaş sol kolonu etkilememektedir. İleri yaşlarda zamanla gelişen kabızlığın bir nedeni daha anlaşıldı. Yaş ilerledikçe lifli gıda tüketimini artırmak gerekmektedir.

5-Yeni doğan çocuklarda anneden bulaşan frengide 1997 den bu yana en belirgin artış 2013 yılında oldu.Bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların kontrolsüz olduğunun bir göstergesidir.

6-Hepatit B Enfeksiyonun kökeni 4000 yıl öncesine dayandığını bilim adamları ispatladılar. Bu kadar eski bir tarih, bu virüsün gücünü ispatlamaktadır.

7-Manyetik rezonans sayesinde yağlı karaciğerlerin siroza gidip gitmediği fibrozis evrelendirilmesiyle önceden değerlendirilebilmektedir. Günümüzde halen yağlı karaciğer evrelendirilmesinde doktorlar ilk tercih olarak karaciğer biyopsisini tercih etmektedirler.

8-Düzenli fiziksel aktiviteler kardiyovasküler hastalıkları, felç geçirme riskini ve diyabeti azalttığını bilmekteydik.Son çalışmalar düzenli fiziksel aktivitenin erkeklerde Parkınson gelişme riskini azalttığı gösterilmiştir.

9-Clostridium Difficile hastane enfeksiyonlarından korunmada sabun ve suyun yeterli olduğu gösterilmiştir. Hastanelerde bol bol su ve sabun kullanmak hijyenin ana kaynağını oluşturmaktadır.

10-Sebebi bilinmeyen ishal sebeplerinden biri olan Lenfositik kolitlerin tanısı kolonoskopide alınan biyopsi parçalarının patoloji tarafından değerlendirilmesiyle konulmaktadır. Tanı konulduktan sonra tedavisinde zahmetli olan bu hastalık artık rahatlıkla tedavi edilebilmektedir. 2 haftalık bir Budenosid  ( kısa etkili streoid) tedavisiyle hastalık rahatlıkla düzelmektedir.

Sakroiliak Eklem Füzyon Ameliyatı



Sakroiliak Eklem Füzyon Ameliyatı
Prof. Dr. Semih Keskil
          Bel ağrısı modern yaşamın giderek daha fazla öne çıkardığı bir problem, her insanın hayatında en az bir kez başına gelebiliyor. Her üç kişinin birinde ise tedavi gerektirecek kadar şiddetlenebiliyor, yani insan bel ağrısı hastası oluyor Beli ağrıyan her dört hastanın birinde ise sakroiliak eklemde sorun olduğu biliniyor.
İnsan vücudundaki en önemli eklem, insanın ayakta durmasını sağlayan sakroiliak eklem. İnsanı hayvandan ayıran bu eklemin hastalıkları Hipokrat zamanından beri biliniyor. Her beş kişinin birinde bu eklemde sorun ortaya çıkabiliyor. Özellikle bacaklar arasındaki çok küçük uzunluk farkı bile önemli bir soruna yol açabiliyor.
Son yıllarda omurgaya platin konan ameliyatların çok fazla sayıda yapılmaya başlaması da bu eklemdeki sorunu tetikleyen bir diğer faktör. Böyle bir platin ameliyatından beş yıl sonra hastaların en az yarısında bu eklemde sorun ortaya çıkıyor. Yani başarısız bel cerrahisi sendromu da denen, yani birden çok bel ameliyatı olmuş ama ağrıları geçmemiş hastaların çoğunda sakroiliak eklemde sorun vardır.
Bu eklemdeki hastalıkların, özellikle de eklem yetmezliğinin gözden kaçırılmasının nedeni ise tanısının zor konması. Zor tanı konuyor derken genelde doktorun hastasına ayırabildiği çok kısıtlı zaman içinde detaylı bir muayene yapamamasını kastediyoruz. Tanının doğrulanması ise radyolojik incelemeler ile değil de, eklem aralığına yapılan bir iğne ile mümkün oluyor. Bu işlem ise maalesef yapanın oldukça deneyimli olmasını gerektiriyor.
 Üstelik bu eklemin hastalıklarında yapılan ameliyatlar ise öyle her cerrahın altından kalkabileceği şeyler değil. Bu yüzden de son yıllarda hemen her yerde herkesin ameliyat edebilmeye başladığı bel fıtığı ameliyatlarının gölgesinde kaldı.
Ancak son yıllarda sakroiliak füzyon ameliyatı kapalı bir ameliyat şeklinde, yani büyük cilt kesileri yapmadan ve kansız şekilde gerçekleştirilebiliyor. Böylece hem risk azalıyor ve hem de hasta hemen ayağa kalkabiliyor. Hatta her yedi hastanın birinde işlem iki yanlı, yani sağlı sollu yapılıyor.
Ancak ön önemli sorun yukarıda sözü edilen bu kapalı ameliyat için kullanılan aletlerin ülkemizde temin edilmesinde yaşanan güçlük, hatta olanaksızlık. Bu sorunu da bir özel firma aracılığıyla aşabiliyoruz.

DEPRESYON VE ANTİDEPRESANLARLA İLGİLİ MANTIK HATALARI



             DEPRESYON VE ANTİDEPRESANLARLA İLGİLİ MANTIK HATALARI
Psikiatrist Dr Mutluhan İzmir


    İlaç firmalarının amigoları, antidepresan ilaçlarla ilgili olarak yaptığımız toplumu bilinçlendirme çalışmalarını anti-psikiyatri çalışması olarak nitelendiriyorlar. Büyük kısmı profesör ve doçent unvanlı bu kişilerin yanıldığı nokta ise bizim değil kendilerinin anti-psikiyatri pratiği içinde olmalarıdır. Psikiyatri, ilaçların ortada olmadığı dönemlerde temeli atılmış ve 1980’lerde antidepresan ilaçlar piyasaya yoğun biçimde sürülmeye başlanıncaya kadar yaklaşık yüz yıl gibi bir süre boyunca ilaçların çok fazla kullanmadığı bir uzmanlık dalıdır. Bu uzmanlık dalının, şu anda her sıkıntılı insana depresyon tanısı koyarak antidepresan ilaç yazan, her dikkati dağınık çocuğa dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı koyarak psikostimülan ilaç yazan bir psikiyatri ile nasıl bir ilgisi var? İlaç firmalarının amigoları kendilerini psikiyatri taraftarı ilan ederek ve karşılarındakileri de anti-psikiyatri ilan ederek dünyanın en büyük kandırmacasını yapıyorlar.
İlaç firmalarının amigolarının yaptıkları mantık çarpıtmalarını bir kez daha sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Somut bir kanıta ve çalışmaya dayanmayan iddiaları şunlardır:

1- Depresyon, beyinde serotonin düzeyinin düşmesinden kaynaklanır

        Bu iddianın hiçbir doğrudan kanıtı yoktur ve bunu şu ana dek doğrulayacak hiçbir doğrudan çalışma yapılmamıştır. Böyle bir çalışmayı insanlarda yapmak şu anki teknolojik olanaklarla mümkün değildir. Hayvanlarda kurulan depresyon modelleri ise bu iddiayı kanıtlayabilecek düzeyde mükemmel değildir. Yani şu ana dek dünyada kimse, depresyona girmiş olduğu iddia edilen kişilerin beyinlerindeki serotonin düzeyini ölçerek sağlıklı kişilerinki ile kıyaslayıp, depresyonda olan kişilerin serotonin düzeyinin sağlıklı olanlardan daha düşük olduğunu gösteren bir çalışma yapmamıştır.

2- Serotonin düzeyini yükselten ilaçların depresyonu tedavi etmesi, depresyonun serotonin düşüklüğünden kaynaklandığının en sağlam kanıtıdır

        Birincisi, depresyon tablolarına serotonin düzeyini yükselten ilaçlar kadar serotonin düzeyini düşüren ilaçlar da iyi gelmektedir. Hatta tüm dünyada antidepresan olarak kullanılan ve beyinde serotonin düzeyini düşürerek etki edip depresyon hastalığını düzelten ilaçlar vardır. Demek ki bu dolaylı kanıt, bir mantık oyunu ile serotonin teorisinin dayanağı haline getirilmeye çalışılmaktadır.

        İkincisi, bir maddenin bir ruhsal sıkıntıya iyi gelmesi, illa ki beyinde o maddenin düşük olduğunu göstermez. Örneğin kaygısı çok yüksek olan bir kişiye alkol verdiğinizde onun kaygısının azaldığını görürsünüz. Bu durum nasıl ki bizim o kişinin beyninde alkol düzeyinin düşük olduğunu ileri sürebilmemiz için yeterli bir kanıt olamazsa, serotonin yükseltici ilaçların depresyona iyi gelmesi de beyinde serotonin düşüklüğünün bir kanıtı olamaz. Alkolü bu etkisi nedeniyle bir ilaç olarak kullanmaya başladığımızı düşünebiliyor musunuz? Alkolün sakıncaları ve bağımlılık yapıcı etkisi herkesin malumudur. Buna benzer olarak içine kapanıklık ve sosyal fobi yaşayan bir kişiye kokain verdiğinizde onun çok dışa dönük ve cesur bir duruma gelmesi, kokainin bir ilaç olabileceği ve beyinde eksik olan bir maddeyi yükselterek tedavi ettiği anlamına gelmez. Yani bir madde beyin üzerinde belli bir etki yapabilir ancak sorunun açıklamasını doğrudan o maddenin yaptığı etkinin üzerinden kurmak bir mantık oyunudur ve beyin bu kadar basite indirgenemeyecek kadar karmaşık bir organdır.

3- Serotonin yükselten antidepresan ilaçlar beyin hücrelerine hiçbir zarar vermezler

       Serotonin teorisinin depresyon için bir model olmasının kanıtı, yaklaşık seksen yıl kadar önce bulunan o dönem için yeni ve daha etkili olan bir tüberküloz ilacını kullanan hastalarda depresyon belirtilerini azaltmasından gelmektedir. Bu dolaylı kanıt, birçok serotonin yükseltici ilacın kontrolsüz biçimde her sıkıntı yaşayan kişiye reçete edilmesine yol açmıştır ve günümüzde depresyon tanısının aşırı biçimde konulduğu göz önüne alınırsa, hasta olmayan birçok kişinin bu ilaçlara maruz kaldığı söylenebilir. Zaten yukarıda belirttiğim gibi, serotonin düşürücü ilaçların ve adrenalin, dopamin gibi serotonin dışındaki başka maddelerin üzerinden etki eden başka ilaçların da depresyona iyi geldiği düşünülürse sorunun sadece serotonin düşüklüğü ile açıklanamayacağı ortadadır.

        Bu durumda beynimizin çok uzun bir süre boyunca serotonin düzeyini gereğinden fazla yüksek tutan ilaç tedavilerine maruz bırakılmasının bir sakıncası yok mudur? İlaç firmalarının amigoları olmadığını söylüyorlar. Ancak serotonini uzun süre yüksek tutan ilaçların beyin hücrelerinde zedelenmeye yol açtığını gösteren birçok hayvan deneyi yapılmıştır ve bu deneylerin sonuçları tartışılamayacak derecede açıktır. Bu deneylerin sonuçlarından Antidepresan Tuzağı ve Yaramaz Çocukları İlaçlamayın adlı kitaplarımda söz ettim. Böyle bir deneyin insanlarda yapılma olanağı olmadığı açıktır. Beyin yapımızın daha gelişmiş bir yapı olmasına karşın hayvanlarınkinden temelde farkı olmadığı göz önüne alınırsa aynı hasarın uzun süre serotonin yükseltilmesine maruz kalan insanlarda da olacağını söylemek zor olmayacaktır. Bir de ek olarak depresyon tanısının günümüzde olması gerekenden çok daha sık konulduğu, ilaç tedavilerinin bir kez başlandığında uzun süre bırakılamadığı için yıllarca kullanıldığı düşünülürse durumun vahameti daha da fazla açığa kavuşacaktır. Bu ilaçların insanda zararlı olduğunu kanıtlasınlar diyenlere öncelikle onların zararlı olmadıklarının kanıtlanması gerekir diyoruz.

       Beyin hücrelerinin üzerindeki hasar nasıl gerçekleşmektedir. Hekim diploması almış ve hastalarına beyine yönelik ilaç kullanan kişilerin eksitotoksisite adlı patofizyolojik olaydan haberdar olmaları gerekir. Beyin, kullanabileceği alan çok dar olduğu için işe yaramayan hücrelerini temizleyerek kendisine yer açmaya çalışır. Serotonin düzeyinin uzun süre yapay bir biçimde yüksek tutulması sonucunda beyin serotonin salgılayan hücrelerine gerek kalmadığını düşünerek onların sayısını ya da birbirleriyle yaptıkları bağlantıların sayısını azaltabilmektedir. Bir beyin hücresinin salgıladığı maddenin uzun süre ortamda bulunması nedeniyle kendi faaliyetini durdurarak uzun vadede küçülerek yok olması olayına eksitotoksisite denir. Antidepresanların uzun süre kullanılması eksitotoksisiteyi arttırarak beyine hasar vermektedir. Bu durum hayvanlarda gösterilmiştir. Bu nedenle antidepresan ilaç tedavilerinin altı aydan uzun süre kullanılması risklidir. Bundan daha uzun süre kullanılmaları durumunda zararsız olduklarını gösteren hiçbir çalışma ve araştırma yapılmamış olduğu halde ilaç firmalarını amigoları, kendi kafalarından bu ilaçların riskinin olmadığına dair kanıt üretmektedirler. Bu kanıtları evlerinin hangi bölgesinde ürettiklerini gerçekten merak ediyorum.

      Yazı uzadı, yazımı antidepresan ilaçların etkili olduğunu gösteren tüm çalışmalarda sorun olduğunu ve bu çalışmaların geçersiz olduğunu, antidepresan ilaçların söylendiğinin aksine hiçbir işe yaramadığını anlatan Antidepresan Efsanesinin Sonu adlı kitabı ve ilaç firmalarını ‘bilimsel’ olarak adlandırdıkları araştırmaların ne kadar baştan savma yapıldığını anlatan Beyaz Önlük, Siyah Şapka adlı kitabı anımsatarak noktalamak istiyorum.

Mutluhan İzmir